Gönderen Konu: NurunYolcusu.com haftalık anasayfa değişimi  (Okunma sayısı 4982 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı كنج مسلمان

  • WebMaster
  • *
  • İleti: 6032
  • Karma: +139/-9
  • Site emanetçisi
    • www.nurunyolcusu.com
Ynt: NurunYolcusu.com haftalık anasayfa değişimi
« Yanıtla #75 : 03 Ekim 2010, 22:37:41 »

NurunYolcusu.com İrfan Medya Projelerini Destekler



  Namaz kılmak ve büyük günahları işlememenin hakiki bir vazife-i insaniye ve bir netice-i hilkat-i beşeriye olduğu meselesi.

          İlk önce "Netice-i hilkat" kavramının manasını öğrenelim:

           Netice-i hilkat: Yaratılışının gayesi, sebebi ve neticesi demektir. Mesela Güneş'in netice-i hilkati, ısı vermek ve aydınlatmaktır. Güneş'in yaratılışının sebebi budur. Tavuğun netice-i hilkati ise yumurtadır. Tavuğa yüklenen vazife de budur. Bal arısının netice-i hilkati ise bal yapmaktır. Onun yaratılışının gayesi de baldır. Tabi bunların daha birçok yaratılış sebepleri vardır. Bizler örnek olması için sadece birini zikrettik.

Yine mesela bir saatin netice-i hilkati, zamanı göstermesidir. Saati yapan usta, saatten bu neticeyi murad etmiştir. Televizyonun netice-i hilkati ise görüntüleri nakletmesidir. Televizyonu yapan usta da ondan böyle bir neticeyi kastetmiştir. Radyonun netice-i hilkati ise seslerin naklidir. Radyo da bu netice için yapılmıştır.

            Etrafımıza baktığımızda canlı ve cansız, ilahî ya da beşerî her eşyada bir yaratılış ve yapılış sebebi görmekteyiz. İşte bu sebeplere o mahlukun netice-i hilkati denilmektedir. İşte Kur'an'da geçen: "
Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk (ibadet) etsinler diye yarattım." (Zariyat 56) fermanıyla Rabbimiz bu hakikate işaret etmektedir.

 Bulutların netice-i hilkati yağmurlar, ipek böceğinin netice-i hilkati ipek, ağaçların netice-i hilkati meyve olduğu gibi -tabi bu mahlukların daha birçok netice-i hilkatleri vardır- insanın da netice-i hilkati namaz kılmak, dua ve ibadet etmek, büyük günahları işlememek ve nefis ve şeytanla cihad etmektir. İnsanın yaratılışının gayesi ve sebebi budur.

             Ufacık bir zehirli böceği yaratırken ondan bal gibi bir neticeyi murad eden Cenab-ı Mevla, elbette insan gibi bir mahlukunu başıboş bırakmaz ve onu vazifesiz ve neticesiz olarak yaratmaz.
Konuyu Paylaş:
  digg  facebook  twitter  google  google

Çevrimdışı كنج مسلمان

  • WebMaster
  • *
  • İleti: 6032
  • Karma: +139/-9
  • Site emanetçisi
    • www.nurunyolcusu.com
Ynt: NurunYolcusu.com haftalık anasayfa değişimi
« Yanıtla #76 : 10 Ekim 2010, 20:51:18 »

Faiz, İslami metinlerde “riba” kelimesiyle ifade edilir.Faiz, paranın kiraya verilmesidir.”Sermaye sahibinin üretimden aldığı pay” şeklinde de değerlendirilir.Mesela, birisine bir aylık süre ile yüz lira verip bir ay sonunda yüz on lira almak faizdir.

Günümüzde, İslam  aleminin çoğu dahil olmak üzere dünyanın hemen her tarafında faiz hakimdir.Bununla beraber, Avrupa ve Amerikadaki faiz oranlarının bize nisbetle daha düşük olduğu unutulmamalıdır.Hatta  Amerika “acaba sıfır faizli bir sistemi nasıl uygulayabiliriz?” şeklinde çalışmalar yapılmaktadır.Çünkü faizin ekonomiye artı bir yük getirdiği ortadadır.

Faizde çalışmadan ve riske girmeden zengin olmak vardır, “Sen çalış ben yiyeyim” felsefesi hakimdir.Bu zihniyette olan kimselerin ahlaken problemli oldukları gayet açıktır.

Çevrimdışı كنج مسلمان

  • WebMaster
  • *
  • İleti: 6032
  • Karma: +139/-9
  • Site emanetçisi
    • www.nurunyolcusu.com


Üçüncü Nokta: İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir mü’minin bir tek seyyiesiyle, bütün hasenatını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, mü’mine adavet ederler. Halbuki Cenab-ı Hak haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a’mal-i mükellefîni tarttığı zaman, hasenatı seyyiata galibiyeti, mağlubiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiatın esbabı çok ve vücudları kolay olduğundan, bazan bir tek hasene ile çok seyyiatını örter. Demek bu dünyada, o adalet-i İlahiye noktasında muamele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemmiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki kıymetdar bir tek hasene ile, çok seyyiatına nazar-ı afv ile bakmak lâzımdır. Halbuki insan, fıtratındaki zulüm damarıyla, şeytanın telkiniyle, bir zâtın yüz hasenatını bir tek seyyie yüzünden unutur, mü’min kardeşine adavet eder, günahlara girer. Nasıl bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa; bir dağı setreder, göstermez. Öyle de insan garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenatı örter, unutur; mü’min kardeşine adavet eder, insanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesad âleti olur.
 

Şeytanın bu desisesine benzer diğer bir desise ile, insanın selâmet-i fikrini ifsad ediyor, hakaik-i imaniyeye karşı sıhhat-ı muhakemeyi bozuyor ve istikamet-i fikriyeyi ihlâl ediyor. Şöyle ki:

Bir hakikat-ı imaniyeye dair yüzer delail-i isbatiyenin hükmünü, nefyine delalet eden bir emare ile kırmak ister. Halbuki kaide-i mukarreredir ki: “Bir isbat edici, çok nefyedicilere tereccuh ediyor.” Bir davaya müsbit bir şahidin hükmü, yüz nâfîlere racih olur. Bu hakikata bu temsil ile bak. Şöyle ki:



Bir saray, yüzer kapalı kapıları var. Bir tek kapı açılmasıyla, o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez.

İşte hakaik-i imaniye o saraydır. Herbir delil, bir anahtardır, isbat ediyor, kapıyı açıyor. Bir tek kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. Şeytan ise, bazı esbaba binaen, ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; isbat edici bütün delilleri nazardan iskat ediyor. “İşte, bu saraya girilmez, belki saray değildir, içinde birşey yoktur.” der kandırır.

İşte ey şeytanın desiselerine mübtela olan bîçare insan! Hayat-ı diniye, hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-ı fikir ve istikamet-i nazar ve selâmet-i kalb istersen; muhkemat-ı Kur’aniyenin mizanlarıyla ve Sünnet-i Seniyenin terazileriyle a’mal ve hatıratını tart ve Kur’anı ve Sünnet-i Seniyeyi daima rehber yap ve “ اَعُوذُ بِاللّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ” de, Cenab-ı Hakk’a ilticada bulun.

İşte bu onüç işaret, onüç anahtardır. Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın en âhirki suresi ve “ اَعُوذُ بِاللّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ”in mufassalı ve madeni olan

اَسْتَعِيذُ بِاللّهِ بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ مَلِكِ النَّاسِ اِلهِ النَّاسِ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ الَّذِى يُوَسْوِسُ فِى صُدُورِ النَّاسِ مِنَ الْجِنَّةِ وَ النَّاسِ

Suresinin hısn-ı hasîni ve kal’a-i metininin kapısını o onüç anahtarla aç, gir, selâmeti bul!

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ ❊ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ

http://nurunyolcusu.com/genel/haftanin-konusu/679-bir-tek-kapinin-kapali-kalmasiyla-o-hakaik-i-imaniyeden-vazgecilmez-ve-inkar-edilemez.html

Çevrimdışı كنج مسلمان

  • WebMaster
  • *
  • İleti: 6032
  • Karma: +139/-9
  • Site emanetçisi
    • www.nurunyolcusu.com
Ynt: NurunYolcusu.com haftalık anasayfa değişimi
« Yanıtla #78 : 16 Mayıs 2011, 08:54:37 »

Hiç düşündünüz mü? Balıklar sürekli su içinde kalmalarına rağmen nasıl oluyor da sudan zarar görmüyorlar? Biz insanlar olarak suyun içinde belli bir süre kaldıktan sonra sudan olumsuz yönde etkilenmeye başlarız, bu süre uzarsa cildimiz zarar görür. Oysa Allah’ın bir hikmeti olarak balıklarda böyle bir şey olmaz. Çünki balıkların üst derisinde dalgıçların elbiseleri gibi sert, pullu, parlak bir tabaka yaratılmıştır. Bu tabaka suyun vücûd içine girmesini engeller.

Ne kadar hârikadır ki; daha balık küçücük iken var olan bu tabaka balık büyüdükçe büyür. Balığa hiç yük olmaz, balığın boyutuna göre şekil alır, balığın hareketlerine engel olmaz. Eğer bu tabaka balıklara verilmiş olmasaydı, balığın vücûdu zarar görecek, balık da yaşayamayacaktı. Bunda daha büyük bir hârikalıksa, suların içindeki bütün canlılara bu tür koruyucu bir tabakanın ihsân edilmiş olmasıdır. Balıkların üstünde san‘at hârikası bir elbise gibi duran, renkleri, biçimleri, desenleri, kalınlıkları farklı farklı olan, bu muhâfaza edici tabakalar yüce bir merhametin göstergesi değil de nedir?

Çevrimdışı كنج مسلمان

  • WebMaster
  • *
  • İleti: 6032
  • Karma: +139/-9
  • Site emanetçisi
    • www.nurunyolcusu.com
Ynt: NurunYolcusu.com haftalık anasayfa değişimi
« Yanıtla #79 : 22 Mayıs 2011, 10:11:05 »
Kürt Meselesine Üstad Bedîüzzaman’dan Çözümler
https://lh4.googleusercontent.com/_6cVEFhbaOi8/TdizbVWik1I/AAAAAAAAAPs/nkl59UkbDLU/s512/kurt.jpg
Günümüzde ‘Doğu Meselesi ya da Kürt Meselesi’ olarak anılan problem ne yazık ki yıllardan beri memleketimizin kanayan bir yarası durumundadır. Bu gün bu meselenin çözümü noktasında bütün düşünce sahiplerinin bir şeyler üretmeye başlaması ve olumlu yaklaşımlara girilmiş olması da sevindirici bir durumdur.
Biz de fikrî plandaki bu çözüm çalışmalarına Üstad Bedîüzzaman Hazretleri’nin fikirlerinden istifade ederek yapacağımız bir hulasa ile katkıda bulunmaya çalışacağız. Çünkü kendileri doğu medreselerinde yetişmiş, doğunun problemleri için fikirler üretmiş, son devrin büyük bir İslam âlimidir.
Öncelikle, sosyolojik ve tarihi açıdan bir durum tesbiti yapacak olursak; bölgede asırlardan beri İslâmî ilimler okutulan medreselerin çoklukla bulunması ve yöre halkının mâlî yönden bu medreseleri daimâ destekleyip talebelerin ihtiyaçlarını karşılamaları, Kürt halkının din ve din eğitimi konusundaki hassasiyetlerini göstermektedir. Bu bölgede din duygusu kalplere oldukça hâkim durumdadır.
Tarih açısından ise Üstad Bedîüzzaman’ın tabiriyle Türkler ve Kürtler eskiden beri cihat arkadaşıdırlar. Asırlardır bir arada ve kardeşçe bir uyum içinde yaşamışlardır. Ta Malazgirt savaşında Alpaslan’a asker vermişer, 1500’lü yılların başlarında İran ve Osmanlı arasında kaldıklarında meşhur Kürd âlimlerinden İdris-i Bitlisi’nin gayretiyle Yavuz Sultan Selim’in tarafını seçerek Osmanlı’ya savaşsız ve gönüllü olarak bağlanmışlardır. Bunun gibi tarih boyunca yaşanan pek çok hadiseler Türkler ve Kürtlerin iki kardeş millet olduklarına şahittirler.
Bütün bu tarihi geçmişe ve olumlu taraflara rağmen yaklaşık bir asırdır uygulanan yanlış politikalar ve batılıların içimize attığı fitne tohumları sebebiyle Türk-Kürt kardeşliği ciddi bir şekilde ne yazık ki yaralar almış durumdadır. Fakat bu yaraların kapanmaması için de hiçbir sebep yoktur ve doğru politikalar takip edildiği takdirde gayet kolay kapanacaktır inşaallah.

IRKÇILIĞIN ZARARI
Üstad Bedîüzzaman’a göre doğudaki problemin asıl kaynağı maneviyattan uzak eğitim anlayışı ve ırkçılık derecesindeki olumsuz milliyetçi yaklaşımlardır. Bunun çaresi olarak da din eğitiminin ve İslam kardeşliği duygusunun geliştirilmesi gerektiğini  savunur.
Menfî milliyetçiliğin, yani ırkçılık derecesine varan ve diğer Müslümanlara olumsuz ve dışlayıcı duygular besleyen milliyetçi yaklaşımların İslam dünyası için ne kadar zararlı olduğunu şu şekilde tarif eder:
“Evet menfî milliyetçiliğin, tarihte pek çok zararları görülmüş. Mesela Emevîler, bir parça milliyetçilik fikrini siyasete karıştırdıkları için, hem diğer İslam milletlerini küstürdüler, hem kendileri de çok felâketler çektiler. (… ) Şimdi ise, birbirine en çok muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebi baskısı altında ezilen İslam milletleri içinde, milliyetçilik fikriyle birbirine yabani bakmak ve birbirini düşman gibi görmek, öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez!”
Üstad’a göre, doğuyu ayağa kaldıracak, problemlerini çözecek, gelişmesini sağlayacak şey din duygusudur. Yalnız onun doğudan maksadı sadece Anadolu’nun doğusu değil, Avrupa’ya göre doğu olan bütün İslam dünyasıdır. Şöyle anlatır:
“Peygambelerin çoğunun doğuda ve Asya'da gelmeleri ve çoğu felsefecilerin batıda ve Avrupa'da ortaya çıkmaları, kaderin bir işaretidir ki; Asya'da din hâkimdir. Felsefe ikinci derecededir. Kaderin bu işaretine binaen, Asya'da (İslam dünyasında) hüküm süren (yönetenler) dindar olmazsa da din lehine çalışanlara ilişmemeli, belki teşvik etmelidir.”

DOĞU İÇİN DİN EĞİTİMİNİN ÖNEMİ
1921 yılında Ankara’da, Millet Meclisi’nde, doğuda kurmayı planladığı, fen bilimlerinin din ilimleri ile birlikte okutulacağı Medresetü’z-Zehra adındaki üniversitesi için milletvekilleri ile görüşmüş ve onların imzaları ile kendisine bu iş için maddî destek sözü verilmişti. Bu toplantı esnasında batı taraftarı bazı vekillerin sorularına verdiği cevab, Üstad’ın doğu meselesine nasıl  baktığını ve çözüm önerilerini göstermektedir.
Onların; “Yalnız; sen, medrese usulüyle, sırf İslâmiyet noktasında gidiyorsun; hâlbuki şimdi batılılara benzemek  lâzım.” demeleri üzerine Bedîüzzaman; “Doğu vilayetleri, Âlem-i İslâmın  bir nevi merkezi hükmündedir. Fen bilimleri yanında, din ilimleri de  lâzım ve çok gereklidir. Çünkü: peygamberlerin çoğunun doğuda,  felsefecilerin çoğunun batıda gelmesi gösteriyor ki; doğunun yükselmesi  dine bağlıdır. Başka vilâyetlerde sırf fen bilimleri okuttursanız da,  Şarkta her halde; millet, vatan menfaati için, din ilimleri esas  olmalıdır. Yoksa Türk olmayan müslümanlar, Türke hakikî kardeşliğini  hissedemiyecek. Şimdi, bu kadar düşmanlara karşı yardımlaşma ve  dayanışmaya muhtacız.”
Ne yazık ki, Üstad’ın yaptığı bu teklif, sonraki yıllarda toplumda yaşanan büyük çalkantılar sonucunda hayata geçirilmemiş ve onun ikaz etmiş olduğu gibi, kardeşlik duygusunda büyük yaralar açılmıştır.
Aynı konuşmasının devamında milliyetçi yaklaşımların bu vatandaki diğer İslam milletlerine mensup kimselerde birlik beraberlik duygusunu nasıl yaraladığına kendi başından geçen bir hadiseyle örnek verir:
“Eskiden, Türk olmayan bir talebem vardı. Eski medresemde, fedakâr ve gayet zeki o talebem, dinî ilimlerden aldığı hamiyet dersi ile her vakit derdi: "Dindar bir Türk, elbette fâsık (din ve ahlakı bozuk) kardeşimden ve babamdan bana daha ziyade kardeştir ve akrabadır." Sonra aynı talebe, talihsizliğinden, sadece maddî fen bilimleri okumuş (İstanbul’da). Sonra ben -dört sene sonra- (Rusya’daki) esaretten dönünce onunla konuştum.
Milliyetçilik bahsi oldu. O dedi ki:
- Ben şimdi, inançlı ve yaşayışı bozuk da olda bir kürdü, dindar bir Türk hocasına tercih ederim. Ben de:
- Eyvah! Ne kadar bozulmuşsun dedim. Bir hafta çalıştım, onu kurtardım. Eski hakikatlı hamiyete (İslam kardeşliği fikrine) çevirdim.
İşte ey mebuslar (milletvekilleri)! O talebenin evvelki hali, Türk Milletine ne kadar lüzumu var. İkinci hali, ne kadar vatan menfaatine uygun olmadığını fikrinize havâle ediyorum. Demek -farz-ı muhal olarak- siz başka yerde dünyayı dine tercih edip, siyasetçe dine ehemmiyet vermeseniz de; her halde Şark vilâyetlerinde din eğitimine azamî ehemmiyet vermeniz lâzım.” 

KÜRDLER’İN SAADETİ TÜRKLER’LE BERABERDİR
Üstad Bedîüzzaman ayrılma düşüncesine de şiddetle karşı idi. Hususan Kürdler’in toplumsal huzurunun Türklerle beraber olmakta olduğunu şöyle ifade ediyordu:
“Emin olunuz biz Kürdler başkalara benzemiyoruz. Yakînen biliyoruz ki, toplum hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neş'et eder .”
İstanbul’da bulunan bazı Kürdler’e hitaben 1908’de yaptığı bir konuşmasında ise şöyle diyordu:
“Bizim düşmanımız cehalet, yoksulluk ve ayrılıktır. Bu üç düşmana karşı sanat, bilim ve ittifak (birlik) silâhiyle cihad edeceğiz. Ve bizi bir cihette uyanık olmaya ve ilerlemeye sevkeden hakikî kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup elele vereceğiz. Zira düşmanlıkta fenalık var, düşmanlığa vaktimiz yoktur.”

ÇÖZÜM TEKLİFLERİ
1. Dikkatleri, bir buçuk milyar Müslüman’ın kardeşliğini ve manevi yardımlarını kazandıran İslamiyet milliyeti fikrine çekmek. Gerçek ve en büyük milliyetimizin İslâmiyet olduğunu; Arab, Türk, Kürd, Arnavut, Çerkez ve Laz gibi bütün Müslüman milletlerin en kuvvetli ve hakikatlı bağlarının ve milliyetlerinin, İslâmiyet'ten başka bir şey olmadığı düşüncesini kalplere yerleştirmek.
2. Dışlayıcı tavırlar içeren olumsuz milliyetçi duygularla, ön yargılarla birbirimize yabani bakmamak ve birbirimizi düşman gibi görmemek.
3. Hususan Doğu bölgemizde din eğitimine büyük ağırlık vermek, din ilimleri ile fen bilimlerini birlikte okutmak.Bu okullarda;
a- Kürtlerin bildiği, alışık olduğu ve onlara çekici gelen ve şevklendirici olan medrese ismi altında dini eğitim vermek.
b- Bu medreselerdeki eğitimin, Arapça, Türkçe ve Kürtçe’in üzerine bina edilmesi. Kendi ifadesiyle, “Lisan-ı Arabî vâcib, Kürdî caiz, Türkî lâzım kılmak.”
c- Bu eğitim kurumlarında Türklerin ve Kürtlerin güvenini kazanmış Kürt âlimlerini istihdam etmek veya mahalli dili bilen eğitimcileri kullanmak.
d- Bölge halkına uygun bir eğitim modeli sunmak. Bu da onları iyice tanımak ve kabiliyetlerini keşfetmekle mümkündür. Zira bir elbise, tek bir model herkese uymayabilir.
Cenab-ı Allah en kısa zamanda bunun gibi bütün toplumsal yaralarımızın tedavi olmasını ve hakiki din kardeşliği duygusunun kalblere yerleşmesini nasib eylesin, âmin.
1) 29. Mektub, 6. Kısım
2)26. Mektub, 3. Mesele
3)14. Şua, Afyon Mahkemesi Müdafaası
4) Tarihçe-i Hayat
5)Tarihçe-i Hayat
6) Münazarat
7) Tarihçe-i Hayat
8) Hutbe-i Şamiye, Reddü’l Evham
9) 26. Mektub, 3. Mesele
10) Münazarat
yazar: Cemal Erşen

Çevrimdışı كنج مسلمان

  • WebMaster
  • *
  • İleti: 6032
  • Karma: +139/-9
  • Site emanetçisi
    • www.nurunyolcusu.com
Ynt: NurunYolcusu.com haftalık anasayfa değişimi
« Yanıtla #80 : 29 Mayıs 2011, 21:49:16 »
https://lh4.googleusercontent.com/-pQGB1SpYygs/TeKBRU3kB4I/AAAAAAAAAP8/5jGr6DP6TT8/s640/ucay.jpg
 

Üç aylara Girerken
"Her hasenenin  sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şâban-ı Muazzamda üç  yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve  Leyle-i Kadirde otuz bine çıkar. Bu pekçok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i  uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri  ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhûr-u selâsenizi (üç  aylarınızı) tebrik ediyoruz."
DeVamı Oku

Çevrimdışı كنج مسلمان

  • WebMaster
  • *
  • İleti: 6032
  • Karma: +139/-9
  • Site emanetçisi
    • www.nurunyolcusu.com
Ynt: NurunYolcusu.com haftalık anasayfa değişimi
« Yanıtla #81 : 06 Haziran 2011, 08:41:36 »
https://lh6.googleusercontent.com/-R6LJgThnWvk/TexgaIXdqMI/AAAAAAAAASU/PBHzL09nsWI/s512/ogrenilmis.jpg
ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK

Hayat bize çaresiz olmayı öğretiyor. Nasıl mı? Deniyoruz olmuyor… Bir daha deniyoruz olmuyor, yeniden deniyoruz olmuyor… Ve bir an geliyor ki denemekten vazgeçiyoruz… Nasıl olsa olmuyor diyoruz ve artık başaracağımıza inanmıyoruz… Aslında en kötüsü de bu…

 

Bunu Mümin Sekman’ın hayat seninle başlar adlı kitabından bir alıntı ile daha somut bir şekilde izah edebiliriz:



Kaybetmeyi nasıl öğreniriz? Bilim adamları  bunu güzel bir deneyle özetliyorlar:




Bir köpek balığı aç halde bir akvaryuma konulur. Sonra akvaryuma küçük bir balık daha konur. Aç olan köpek balığı küçük balığı yemek için harekete geçer. Fakat ilk saldırısında kafasını ne olduğunu bilmediği sert bir şeye çarpar ve şok geçirir. Çünkü bilim adamları küçük balık ile köpekbalığının arasına cam bir bölme yerleştirerek onları ayırmışlardır! Fakat balık camı görememektedir ama kafasını çarptığında algılamaktadır. Köpekbalığı aynı şeyi tekrar tekrar dener ama her seferinde bir şey hedefine ulaşmasını engellemektedir. Köpekbalığı yaklaşık 48 saat sonra küçük balığı yemek için uğraşmayı bırakır. Çünkü ne yaparsa yapsın o küçük balığı yiyemeyeceğine inanmıştır.




Deneyin ikinci aşamasında araştırmacılar aradaki cam bölmeyi kaldırır. Artık köpek balığı küçük balığı yiyebilecektir. Çünkü önünde hiçbir engel yoktur. Çok da açtır! Tüm araştırma ekibi heyecan ile beklemektedir. Fakat o da ne! Şaşırma sırası bilim adamlarındadır: Çünkü köpek balığı küçük balığı yemek için hiçbir şey yapmamaktadır! Küçük balığı kovalayıp büyük balığın alanına geçirirler ama yine de yemek için hiçbir hamle yapmaz.




Sonuç çok dramatiktir; köpek balığı açlıktan ölmek üzere olmasına rağmen küçük balığı yememiştir. İşte bilim adamları buna “öğrenilmiş çaresizlik” diyorlar. Başarısızlık korkusu o kadar içinize işler ki artık başarısızlığı öğrenirsiniz ve bir daha denemezsiniz…




Son söz; sakın ama sakın denemekten vazgeçmeyin, başarısızlığı kabullenmeyin. Unutmayın “Ya Çaresizsiniz ya da Çare Sizsiniz”

Çevrimdışı كنج مسلمان

  • WebMaster
  • *
  • İleti: 6032
  • Karma: +139/-9
  • Site emanetçisi
    • www.nurunyolcusu.com
Ynt: NurunYolcusu.com haftalık anasayfa değişimi
« Yanıtla #82 : 13 Haziran 2011, 10:40:45 »
https://lh3.googleusercontent.com/-4UmlqjMaIVA/TfWlT1vef0I/AAAAAAAAATI/x1aSe9Y1DbU/s512/musibet.jpg

Her zamanın bir hükmü var. Şu gaflet zamanında musibet şeklini değiştirmiş. Bazı zamanda ve bazı eşhasta belâ, belâ değil, belki bir lûtf-u İlâhîdir. Ben şu zamandaki hastalıklı sair musibetzedeleri - fakat musibet dine dokunmamak şartıyla - bahtiyar gördüğümden, hastalık ve musibet aleyhtarı bulunmak hususunda bana bir fikir vermiyor. Ve bana, onlara acımak hissini iras etmiyor. Çünkü, hangi bir genç hasta yanıma gelmişse, görüyorum, emsâllerine nisbeten bir derece vazife-i diniyeye ve âhirete karşı merbutiyeti var. Ondan anlıyorum ki, öyleler hakkında o nevî hastalıklar musibet değil, bir nevî nimet-i İlâhiyedir. Çünkü, çendan o hastalık onun dünyevî, fâni, kısacık hayatına bir zahmet iras ediyor, fakat onun ebedî hayatına faydası dokunuyor. Bir nevî ibadet hükmüne geçiyor. Eğer sıhhat bulsa, gençlik sarhoşluğuyla ve zamanın sefahetiyle, elbette hastalık hâletini muhafaza edemeyecek, belki sefahete atılacak.
Hâtime

Cenâb-ı Hak, hadsiz kudret ve nihayetsiz rahmetini göstermek için, insanda hadsiz bir acz, nihayetsiz bir fakr derc eylemiştir. Hem hadsiz nukuş-u esmâsını göstermek için insanı öyle bir sûrette halk etmiş ki, hadsiz cihetlerle elemler aldığı gibi, hadsiz cihetlerle de lezzetler alabilir bir makine hükmünde yaratmış.

Ve o makine-i insaniyede yüzer âlet var. Herbirinin elemi ayrı, lezzeti ayrı, vazifesi ayrı, mükâfâtı ayrıdır. Adeta insan-ı ekber olan âlemde tecellî eden bütün esmâ-i İlâhiye, bir âlem-i asgar olan insanda dahi o esmânın umumiyetle cilveleri var. Bunda sıhhat ve âfiyet ve lezâiz gibi nâfi emirler nasıl şükrü dedirtir, o makineyi çok cihetlerle vazifelerine sevk eder, insan da bir şükür fabrikası gibi olur. Öyle de, musibetlerle, hastalıklarla, âlâm ile, sair müheyyiç ve muharrik ârızalarla, o makinenin diğer çarklarını harekete getirir, tehyiç eder. Mahiyet-i insaniyede münderiç olan acz ve zaaf ve fakr madenini işlettiriyor. Bir lisanla değil, belki herbir âzânın lisanıyla bir iltica, bir istimdat vaziyetini verir. Güya insan o ârızalarla, ayrı ayrı binler kalemi tazammun eden müteharrik bir kalem olur, sahife-i hayatında veyahut levh-i misalîde mukadderât-ı hayatını yazar, esmâ-i İlâhiyeye bir ilânnâme yapar ve bir kaside-i manzume-i Sübhâniye hükmüne geçip, vazife-i fıtratını ifa eder.

Çevrimdışı كنج مسلمان

  • WebMaster
  • *
  • İleti: 6032
  • Karma: +139/-9
  • Site emanetçisi
    • www.nurunyolcusu.com
Ynt: NurunYolcusu.com haftalık anasayfa değişimi
« Yanıtla #83 : 20 Haziran 2011, 08:55:01 »
https://lh5.googleusercontent.com/-sxIl-qDGI4w/Tf3rb6m4WlI/AAAAAAAAAT4/5Ivie36MsqA/uc.jpg
İkinci cihet: Nasıl ki çok mübarek ve kudsî, büyük bir zat, gayet fakir ve muhtaç bir adama, ümit edilmediği bir tarzda, iltifatkârâne, bir kapta, bazı kâğıtlara sarılı bir hediye ihsan etse, elbette o bîçare adam, o pek büyük zâta karşı hediyenin binler mislinden fazla teşekkür etmek ister. Ve bin o hediye kadar kıymetli bulunan o hediyeyle gösterilen iltifatına karşı ne kadar teşekkürde israf ve ifrat etse de makbuldür. Ve o çok mübarek zâtın o hediyesine sardığı kâğıtları da teberrük deyip şeker gibi yese, hatta o hediye içindeki cevizlerin sert kabuklarını da teberrük diye ekmek gibi yutsa ve o hediyenin kabını mübarek bir kitap gibi öpse ve başına koysa, israf olmadığı gibi; aynen öyle de, Risâle-i Nur yüzünde irade-i âmme, inayet-i hâssa, iltifatını tevafuk zarfıyla ihsan edilmiş. Elbette tevafuka dair tafsilât, tasvirat, fiilî teşekküratın bir nev'idir ve sevincin ve minnettarlığın heyecanlı tereşşuhatıdır.

Kusura bakılmaz. Evet, böyle bir zâtın iltifatını gösteren maddî kırk para ihsanına karşı kırk bin teşekkür edilse israf değil.

İkinci mesele: Ben hem kendimde, hem bu yakındaki Risâle-i Nur talebelerinde şuhur-u muharremeden sonra bir yorgunluk ve şevkte bir fütur görüyordum. Sebebini vâzıhan bilmiyordum. Şimdi, eskide söylediğim tahminî sebep, hakikat olduğunu gördüm. Şöyle ki:

Nasıl maddî hava fena ise, fena tesir ediyor; mânevî hava da bozulsa, herkesin istidadına göre bir sarsıntı verir. Şuhur-u selâse ve muharremede âlem-i İslâmın mânevî havası, umum ehl-i imanın ahiret kazancına ve ticaretine ciddî teveccühleri ve himmetleri ve tenvirleri o havayı sâfileştiriyor, güzelleştiriyor, müthiş ârızalara ve fırtınalara mukabele ediyor. Herkes o sayede ve sayesinde derecesine göre istifade eder. Fakat o şuhur-u mübareke gittikten sonra, âdeta o ahiret ticaretinin meşheri ve pazarı değiştiği gibi, dünya sergisi açılmaya başlıyor. Ekser himmetler, bir derece vaziyeti değişiyor. Havayı tesmim eden buharat-ı müzahrefe o mânevî havayı bozar. Herkes derecesine göre ondan zedelenir.

Bu havanın zararından kurtulmak çaresi, Risâle-i Nur'un gözüyle bakmak ve ne kadar müşkilât ziyadeleşse, kudsî vazife itibarıyla daha ziyade ciddiyet ve şevkle hareket etmektir. Çünkü başkaların füturu ve çekilmesi, ehl-i himmetin şevkini, gayretini ziyadeleştirmeye sebeptir. Zira, gidenlerin vazifelerini de bir derece yapmaya kendini mecbur bilir ve bilmelidirler.
Kastamonu Lâhikası, s. 41

Çevrimdışı كنج مسلمان

  • WebMaster
  • *
  • İleti: 6032
  • Karma: +139/-9
  • Site emanetçisi
    • www.nurunyolcusu.com
Ynt: NurunYolcusu.com haftalık anasayfa değişimi
« Yanıtla #84 : 04 Temmuz 2011, 10:04:59 »
https://lh3.googleusercontent.com/-ZhwXqxdYiaE/ThFkNVDsu1I/AAAAAAAAAWU/0t-KrQsanCg/gazze-2008-02-18.jpg height=333
 
Maddî musibetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür. Meselâ, gecelerde insanın gözüne bir hayal ilişir. Ona ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet verilmezse kaybolur. Hücum eden arılara iliştikçe fazla tehâcüm göstermeleri, lâkayt kaldıkça dağılmaları gibi, maddî musibetlere de büyük nazarıyla, ehemmiyetle baktıkça büyür. Merak vasıtasıyla o musibet cesetten geçerek kalbde de kökleşir, bir mânevî musibeti dahi netice verir, ona istinad eder, devam eder. Ne vakit o merakı, kazâya rıza ve tevekkül vasıtasıyla izale etse, bir ağacın kökü kesilmesi gibi, maddî musibet hafifleşe hafifleşe, kökü kesilmiş ağaç gibi kurur, gider. Bu hakikati ifade için bir vakit böyle demiştim:

Bırak ey biçare feryadı belâdan kıl tevekkül,

Zira feryat belâ ender hatâ ender belâdır bil.

Eğer belâ vereni buldunsa, safâ ender atâ ender belâdır bil.

Eğer bulmazsan, bütün dünya cefâ ender fenâ ender belâdır bil.

Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan? Gel, tevekkül kıl.

Tevekkülle belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.

Nasıl ki mübarezede müthiş bir hasma karşı gülmekle, adâvet musalâhaya, husûmet şakaya döner, adâvet küçülür, mahvolur, tevekkül ile musibete karşı çıkmak dahi öyledir.
İlgili Risale : Lemalar | 18

Çevrimdışı كنج مسلمان

  • WebMaster
  • *
  • İleti: 6032
  • Karma: +139/-9
  • Site emanetçisi
    • www.nurunyolcusu.com

Çevrimdışı جودت

  • *
  • İleti: 407
  • Karma: +5/-0
Ynt: NurunYolcusu.com haftalık anasayfa değişimi
« Yanıtla #86 : 11 Temmuz 2011, 12:28:14 »
 :rıza: kardeş
"Nimetleriyle sizi gıdalandırdığı için ALLAH'ı sevin.Beni de ALLAH'a olan sevginiz sebebiyle sevin.Ehl-i Beytimi de,benim onlara olan sevgim sebebiyle sevin.(HADİS-İ ŞERİF)

NurunYolcusu.com İrfan Medya Projelerini Destekler

Seo4Smf Tagleri:

GoogleTagged - Etiketler