Şu âyet, mefhûm-u muvâfık (doğrudan ifade ettiği ma‘nâ) ile şöyle ferman ediyor: “Ehl-i dalâletin ölmesiyle, semâvât ve zemin (gökler ve yer) onların üstünde ağlamıyorlar.” Ve mefhûm-u muhâlif (karşı ma‘nâ) ile delâlet ediyor ki: “Ehl-i îmânın dünyadan gitmesiyle, semâvât ve zemin, onların üstünde ağlıyor.” Yani, ehl-i dalâlet (kâfirler), madem semâvât ve arzın vazîfelerini inkâr ediyor. Ma‘nâlarını bilmiyor. Onların kıymetlerini iskāt ediyor (düşürüyor). Sâni‘lerini (yaratıcılarını) tanımıyorlar. Onlara karşı bir hakāret, bir adâvet (düşmanlık) ediyorlar. Elbette semâvât ve zemin, onlara ağlamak değil, belki onlara nefrîn, yani bedduâ ederler ve onların gebermesiyle memnun olurlar.
Mefhûm-u muhâlif ile der: “Semâvât ve arz, ehl-i îmânın ölmesiyle ağlarlar.” Zîrâ ehl-i îmân ise; çünki semâvât ve arzın vazîfelerini bilir. Hakîkî hakîkatlerini tasdîk ediyor. Ve onların ifade ettikleri ma‘nâları îmân ile anlıyor.
Sözler